Esasına dövüş sanatlarının bilinen tarihi M.S. 540 yıllarında Hintli bir keşiş olan Daruma Taishi’nin Çin İmparatorunu ziyaret etmek için aylarca süren uzun bir yolculuğa çıkmasıyla başladığını yazar bazı tarih kitapları.
İlk insan (Homo sapiens) doğada birlikte yaşadığı vahşi yaratıklara göre daha zayıf ve güçsüzdü. Onlara kolayca yem oluyordu. Kurban olmaktan kurtulmanın tek yolu güçlerin birleştirilmesi ve dayanışma kültürünün geliştirilmesiydi.
İnsan kendisinin dışındaki yaratıkların düşünme yetisinin olmadığını fark ettiği gün doğadaki en zayıf değil en güçlü yaratığın kendisi olduğunu anladı. Bir kadın bir tahta parçasından ilk silahı icat etti. Ve avlanırken bu silahı kullanmaya başladı. Onu gören diğerleri de silah yardımıyla avlarını yakalamanın daha kolay olduğunu gördüler. Zamanla tahtadan yapılan silahların yerini bilenmiş sivri taşlarla desteklenmiş baltalar mızraklar aldı.
Ateşin bulunması, tekerleğin icadı, madenlerin keşfedilmesi, ilkel tarımcılığın ve hayvancılığın yaygınlaşması örgütlenmenin kaçınılmaz bir gereksinim olduğu sonucunu doğurdu.
Köyler, kasabalar, ilk kabileler ve ilk devletler ortaya çıktı. Ve de ilk rekabet, ilk anlaşmazlık ve ilk savaş…
İlk savaş bir kör dövüşü şeklinde geçti. Taktik ve kuraldan yoksundu. Kas gücü ve sayıca üstün olan taraf kazandı. Ama iki tarafta büyük zayiat verdi. İşte bu ilk savaştan sonra insanoğlu artık beynini kullanması gerektiğini anladı. Gereksinim duyduğu araç gereçleri biran önce icat etmeliydi. Düşmanlarına karşı üstünlük sağlayabilmek için düşmanlarının elindeki silahlardan daha üstün silahlara sahip olmalıydı. İlk savaş sanayinin temelleri o gün atıldı. Ve ilk savaş tekniklerini geliştirip acemi askerlerin iyi birer muharip olmalarını sağlayacak savaş sanatı okullarının kurulmasına da bu ilk savaştan sonra karar verildi…
Aradan binlerce yıl geçti. Devletler kuruldu, devletler yıkıldı. On binlerce insanın öldüğü büyük savaşlar yaşandı. Bazı savaşlar yıllarca sürdü. Güçlüler bir anlamda zayıf olanı hep ezdi ve sömürdü, kesin olmamakla birlikte belki de Dövüş Sanatlarının ortaya çıkış nedenlerinden en önemli olanı da budur: Zayıf olanın malını, canını, ailesini koruma ve savunma ihtiyacı!
Esasına dövüş sanatlarının bilinen tarihi M.S. 540 yıllarında Hintli bir keşiş olan Daruma Taishi’nin Çin İmparatorunu ziyaret etmek için aylarca süren uzun bir yolculuğa çıkmasıyla başladığını yazar bazı tarih kitapları. O günlerde İmparator Halkın Budizm’i öğrenmesi için Budist keşişlere Budist metinleri Sanksritçeden Çince ye çevirttiriyormuş. Daruma İmparatorla tanıştıktan sonra Budist metinlerin çevrisinin yapıldığı Hanon eyaletindeki manastıra gitmiş. Manastır yeni ağaçlar dikilmiş yanmış bir ormanın içindeymiş. Bu nedenle manastıra ‘Yeni Orman’ anlamına gelen Şaolin Manastırı adı verilmiş. Manastırdaki keşişler gün boyu başlarını kaldırmadan bir masanın etrafında oturarak Budist metinleri tercüme etmekteymişler. Hareketsizlikten tüm vücutlarında uyuşmalar ve ağrılar oluşmuş. Eklemlerini oynatmakta zorlanmaktaymışlar. En basit hareketleri yaparken bile canları yanmaktaymış. Daruma Taishi onlara bir dizi hareket öğretmiş. Bu hareketlerin vücutlarındaki içsel enerji akışını düzenleyeceğini, fiziksel güçlerini arttıracağını söylemiş. Günümüzdeki Yoga hareketlerinin benzeri olan bu hareketler de Hintli – Çin İkonografisindeki 18 ana hayvanın ( ejderha, yılan, maymun, kaplan v.s ) hareketleri esas alınmıştır.
Çinin İmparatorluğunun Hanon Eyaletinden Okinava Adasına geçiş yapalım. Günümüzde Japon toprakları arasında yer alan Ryu Kyu Adalarının en büyüğü ve eski Ryu Kyu Krallığının başkenti olan Okinava Adasında çok eskilerden beri Te adını verdikleri el anlamına gelen bir tür mücadele sporu yaygındı ve o dönemde dahi dövüş sanatlarının temel felsefesi savunma gereksinimine dayandığı konusunda herkes hem fikir olduğuna göre nerden çıktığı, nasıl çıktığı çokta önemli olmasa gerek. Önemli olan saldırıyı değil savunmayı amaçlayan, silahlanmayı değil silahsızlanmayı öngörmüş olması.
Tabiatı ile her güzel ve kötü olan şeyler insan olgunun hayalinin bir ürünüdür. Zaman ilerledikçe gerçek nedenler unutulur, efsanelerin, öykülerin büyülü atmosferinde yok olur nur, günümüze örnek olması bakımından dilden dile anlatıla gelen bir hikayeyi bizlerde sizler ile paylaşmayı uygun bulduk. Okinava Adasının küçük bir kıyı kasabasında yaşayan ve balık tutarak ailesini geçindiren genç bir adam yaşarmış. Bu genç adam kendi halinde, kimsenin malına mülküne karışmayan karısının ve tek çocuğunun nafakasını çıkarmaktan başka bir şey düşünmeyen, iyi bir insancıkmış. Gel zaman git zaman ülkede karışıklıklar çıkmış, otorite boşluğunda yararlanan çeteler zayıf buldukları insanları haraca bağlamaya başlamışlar. Bizim genç balıkçıda bu zulümden nasibini fazla sı ile almış. Bir gurup harami sürekli olarak onun gün boyu denizle tuttuğu balıklara zorla el koymaya başlamışlar. Ona sadece kendisinin, karısının ve çocuğunun yemesi için üç adet balık bırakıyorlarmış gel zaman git zaman.
Günlerden bir akşam bizim genç adam ailesi ile birlikte yemeğe oturmak üzereymiş ki kapı çalınmış. Korkarak kapıyı açmış birden karşısında ne görsün çok yaşlı, uzun sakallı bir ihtiyar bir adam duruyormuş. İhtiyar genç adama çok uzaklardan geldiğini günlerdir aç olduğunu, kendisine az da olsa yiyecek verip veremeyeceğini sormuş. Bizim genç balıkçı bu yaşlı adama acımış ve içeri buyur etmiş. Kendisin yemesi için sofraya konulan balığı yaşlı adama ikram etmiş. Ve gidecek yeri olmayan yaşlı adamın altına kendi hasırdan yaptığı yatağını serdirmiş.
Sabah olunca Kahvaltı yapacakları yiyecekleri dahi kalmamış. Utanarak yaşlı adama yoksulluklarının neden kaynakladığını uzun uzun anlatmış. Yaşlı adam pür dikkat geç adamı dinledikten sonra bugün balığa kendisini de götürmesini söylemiş. Bu teklifi garip karşılasa da mecburen kabul etmiş belki yardım ederde biraz fazla balık tutarız diye. Günün sonunda İhtiyar adamla birlikte her günkünden çok fazla balık tutmuşlar. Ağzına kadar balık dolu tekneyle kıyıya yaklaştıklarında iskelede onları altı serseriler bekliyormuş. Serseriler balıkları almak için hamle ettiklerinde yaşlı adam birden bire Kendisinden beklenmeyecek bir enerji ve güçle serserileri bir çırpıda yere sermiş. Adamlar neye döndüklerini şaşırmışlar ve arkalarına bakmadan kaçmışlar.
Ertesi gün daha kalabalık gelmişler ama sonuç yine değişmemiş. Bir daha da bizim genç balıkçının semtine bile uğramamışlar. Genç adam ise yaşlı adamdan bu dövüş sanatını kendisine de öğretmesini istemiş. Yaşlı adam bu isteği bir şartla kabul etmiş. Bildiklerimi sana öğretirim, ama seninde öğrendiklerini diğer iyi niyetli insanlara öğreteceğine söz verirsen demiş. Genç adam söz ’Yaşadığım sürece senden öğrendiklerimi iyi niyetli insanlara öğretmeye çalışacağım ‘ demiş ve bu güne değin gelinmiş.
Bu hikâye belki gerçek, belki de değil! Ama bu anlattıklarından günümüz de mücadele sporları ile uğraşan herkesin birazda olsa ders çıkarması gerekmez mi ?

